Birkaç gündür yazamıyorum. Kâh Ömer Can’ın şöhret tutkusunun tezahürü olan reklâm panolarını karalıyorum kâh çöp arabalarının üstüne resmini basan Metin Özkaslı’yı. Bir süre sonra yazdıklarımı yırtıp atıyorum. Tarihe not düşmek bağlamındaki sorumluluğum en büyük tesellim olmakla beraber milleti enayi yerine koyan yaklaşımların hayat bulması ve geçim derdi ile kafasını kaldıracak takati kalmayan kalabalıkların yöneldiği çıkmaz sokaklar karşısında bazen yılgınlığa düştüğümü itiraf edeyim. “Neden yazmıyorsun?” diye arayan dostlara bu vesile ile teşekkür ediyorum. Bir bahane buluyorum her sorana. Oysa gerçek bu değil ve başıboşluğa teslim olmuş bu şehir, giderek tükeniyor içimde. Kişisel çıkarlarını her kutsalın en üstüne koyarak doymak bilmeyen azgın iştah sahipleri, kendi elleriyle bir kabristana dönüştürdükleri şehrin nereye gittiği konusunda bir düşünce ya da kaygı duymuyorlar. Ömer Can bir daha seçilmek iştahıyla “Durmak yok yola devam” sözünü bir destan gibi döşemiş Şahinbey’e, Metin Özkarslı, üstesinden gelemediği Şehitkamil İlçesi’nde “yapılamayanı yapmak” gibi ne anlama geldiği anlaşılmayan söz ve tavırlarla arada Büyükşehir koltuğuna bakıp iç geçiriyor. Yolunu bulup sofranın köşesine ilişen her fert, iltifat hastalığına tutuluyor bu şehirde. Vaaz kürsüsünde kükreyen bir aslan gibi yaşayandan tutun, “Bu işin kara kaplı kitapta yeri var mı?” diyerek sözde dindarlık taslayanlar da dahil, bu yörüngeye giren muhakemesini yitiriyor. İlk lokmanın ardından Gaziantep’e sevdalı oluyor, kebap-lahmacun faslına gelindiğinde “Oy ben öleyim” diyor ve damağı baklavayla temas etti mi, “Kimse benim kadar bu şehri sevemez” sarhoşluğunda sallanıyor. Keşke öyle olsa, azıcık sevgi duysalar belki bu sayede ne olup bittiğine de bakacaklar. Parklarda tiner koklayan ve her gün sayıları artan çocukların kayıp gitmesine, birer suç makinası gibi türlü vahşetlere imza atmalarına mani olunacak bir çare üretirlerdi. Belki sofralarından arta kalanla karınları doyacak bu çocukların hayata daha iyimser bakıp “inadına yaşamak” diyerek hayata tutunacaklardı. Yok. Bu dünya kayıtlarda yer almıyor. Ağzı tatlanan ve “Bu şehir için ölürüm” diyen zevatın kafasında ve yüreğinde bu resim yok. Ömer Can’ı defalarca yazdım hatta dindar yanını kaşıyarak ajite ettim: “Yapma, hesabını veremezsin” demeye getirdim.”Bu israfın hesabını vermezsin”. Oralı bile olmadı. Maksadım, “Sen Hakkı razı et o dilerse Halkı da senden razı eder” düsturunu hatırlatmaktı. Muvaffak olamadım çünkü ya tanıdığımı sandığım Ömer Can bu değildi ya da bir turnusol görevi gören makam, onun da başını döndürmüştü. Bu zata hem isyan ediyor hem de bir an evvel kendisine gelmesi için dua ediyorum. Demokrasi, halk dalkavukluğu sistemidir ve istediğini aldıktan sonra da bu semte uğramaz. Sonra halkı razı etmek kırk tane cennet kazanmaya kıyasla daha zordur ve sonunda hüsran vardır. Hakkın rızası için yola koyulan kişinin en büyük yardımcısı Haktır ve o dilerse halkın gönlüne o hissi verir. Yoğun eleştirilerim karşısında reklam panosundan birkaç günlüğüne çekilen Ömer Can, yine sahnede ve bu kez hasretini ispat edercesine bir başka iştiyakla gülümsüyor. Saç stilindeki anormallik daha da belirgin hale gelmiş ve benim gibi düşünenlere “çatla” mesajı da içeriyor. Sloganın “Yola devam” kısmı “Siz ne demek istediğimi anlıyorsunuz” stratejisi ile zihinlere enjekte ediliyor. Evet, kimi zaman yılgınlığa düşüyorum, kasvetli havalar çörekleniyor ruhuma. Şehrin ışıltılı sokaklarında detayları görüp gelecek adına ciddi kaygılarla kederlere sürükleniyorum. “Böyle gidemez, bu yanlışta neden ısrar ediliyor?” gibi uzayan soruların zehirli çengeline takılıp kanıyorum. Tarihe not düşmeyi, geleceğe ışık tutacak bir vesika oluşturmayı gaye edinip bu teselli ile yazmaya devam ediyorum. Mevla sonunu hayır getire… |