Ruhat Mengi

Ruhat Mengi

Eleştiriyor ‘muş gibi’ yapmak..

03.02.2012 Cuma - 19:18
Son zamanlarda bir de bu çıktı, eleştiri yapmayan, yanlış bile olsa her siyasi adımı överek göklere çıkaran gazete ve gazeteciler konusu tartışılırken “eleştiremiyorsan hiç değilse eleştiriyormuş gibi yap” önerileri duyuluyor.

Nasıl yapılabilir bu merak ediyorum.. Lafı bin dereden su getirerek, döndürüp dolaştırarak mı anlatacaklar, buna da “demokrasi, basın özgürlüğü var” mı denecek, böyle bir medya olabilir mi? Ayrıca bu durumun, demok-ratik yönetime sahip olduğu ve dahi “özgürlüklerin daha da arttığı” her fırsatta tekrarlanan ülkede “eleştirememek” eyleminin nedeni söylenmeyecek mi? Bunlar da açıkça tartışılması gereken konulardır aslında..



MEDYA-KOMEDYA



Zira bir yanda Fransa’yı “ifade özgürlüğü” konusunda eleştirir ve ona demokrasi dersi verirken öte yanda özgür ifadesiyle “Hapiste yatan gazeteciler nedeniyle Türkiye’ye gelmiyorum” diyen Amerikalı yazara şiddetle tepki vermemiz gibi ülke içinde de açık eleştiriler sert tepkilerle karşılaşıyor. Bırakın medyayı eskiden iş adamları görüş bildirirlerdi şimdi hiç duyuluyor mu, yeni anayasa önerileri için çıkarılan “gizlilik” kararı konusunda veya ekonomi, Cumhuriyet tarihinin en yüksek cari açığı gibi konularda bile çıtları çıkıyor mu onu ve nedenlerini (konuşanlara yapılanları) düşünelim.. Medyaya gelince eleştiri ya yapılır, ya yapılmaz ikisinin ortası, kıvırtan medya, “düğmeye ayarlı” medya olamaz, olsa olsa “ko-medya” olur.



Mesela Başbakan Erdoğan birçok konuda açıklama isteyen, yeni sorular doğuran konuşmalar yaptığında bunlar eleştirilmemeli, sorular sorulmamalı mı acaba? Başbakan “Dersim”den söz ederken de sözü Ana Muhalefet Partisi’ne getiriyor ve sanki Dersim olayının sebebi Kılıçdaroğlu’ymuş gibi onu suçluyor, “Uludere’de ne oldu” diye sorulursa da bunu bir suç gibi yansıtıyor.



TEKSAS VALİSİ BİLE..



Dünyanın öbür ucunda Teksas Valisi “Türkiye’de tutuklu gazeteci sayısı Çin’i geçti” deyince de konuyu Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye bağlıyor, ABD’li yazar Paul Auster gazetecilere vurgu yapınca da onlara bağlıyor. Hem de öyle bağlamalar ki bunlar, Kılıçdaroğlu; ya bu Vali veya yazarla yan yana yapıştırılıyor, ya da BDP ve PKK ile.. İki milletvekili Danıştay’a İHL’lerle ilgili dava açmışsa bunu partiye mal ediyor ve konuyla hiçbir ilgisi yokken yine popülist ve kolaycı bir yaklaşımla “siz dindar bir gençlik yetişsin istemiyorsunuz” diyor. Yani polemiğin, suçlamanın sınırı yok, tek kurtuluş “tam susma” ile mümkün.



Gençlerin ve isteyen herkesin “dindar” olması iyidir ama gerçekler tartışılacaksa, her din ve inançtan vatandaşları olan ve herkesin inancında serbest olması gereken “laik bir ülkede” kimin dindar olduğu, kimin olmadığı devlete değil, ailelere, şahısların kendisine ait bir konudur. Bunu ülke yönetenler söylediği anda ortaya kesinkes bir “laiklik” tartışması çıkar. Öte yanda “imam hatipe gidenler dindar oluyor da, gitmeyen gençler olamaz mı” sorusu da çıkar. Bu ülkedeki milyonlarca dindar vatandaşın hepsi imam hatip mezunu mu?



MİLLET KİMİN?



Başbakan’ın diğer parti liderleri için söyledikleri önemlidir, çünkü medya gibi muhalefet partileri de topluma karşı görevlerini yapmakla sorumludurlar ve bu görevlerin başında “ülkedeki icraatları sorgulamak” geliyor. Örneğin Erdoğan’ın Ana Muhalefet Partisi Lideri’ne “Artık mercek altındasın. Adım adım milletim tarafından takip ediliyorsun” demesi olağan karşılanabilir mi? Mercek varsa eğer tüm liderler, tüm Meclis mercek altındadır. En başta Hükümet üyeleri olmak üzere. Zira o “milletim” sadece bir partinin milleti değildir, diğer partilere de aynı milletin bir bölümü oy vermiştir.



TUTUKLU GAZETECİLER



Başbakan “Türkiye’deki tutuklu gazetecilerden Batı ülkelerine söz edilmesi”ni de şiddetle eleştiriyor (ne mutlu ona, en şiddetli eleştiri bile serbest), “ülkesini kötülemek” olarak adlandırıyor. Oysa madem ki AB’ye girmek için bekliyor ve Batı’nın bir parçası olduğumuzu iddia ediyoruz, madem ki “globalleşme”den, dünyanın artık bir köy haline gelmesi ve her şeyin duyulup paylaşılmasından söz ediyoruz, madem ki Türk yargısının kararlarını beğenmeyince AİHM’de çözüm arıyoruz (Cumhurbaşkanı’nın eşi de aramadı mı) o zaman bir lider de Batı ile görüş paylaşabilir, adalet ve konusundaki şikâyetleri dünyaya duyurabilir.



“Ülkesinde gazetecilerin tutuklu olduğunu iddia ediyor, orada da buna pek inanmıyorlar” sözü için ise ne denir artık bilmiyorum. En önemli uluslar arası basın kuruluşları neden Türkiye’yi “basın özgürlüğü sıralamasında Uganda’nın bile altına” indirdiler? Neden Avrupa Konseyi son yıllarda tüm Türkiye raporlarında “100’e yakın gazetecinin ve öğrencilerin tutuklu olmasını” ısrarla eleştiriyor?



Globalleşme bu işte, ne kadar kızsanız da dünya susmaz, öfke ancak Türkiye’de “herşeyi” örtebiliyor!



*****





Başbuğ ne hünerliymiş!



Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ için istenen ceza belli olmuş; “Cebir ve şiddet kullanarak darbeye teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis ve “terör örgütü yöneticisi olmak” suçundan 22.5 yıl.. Şimdilerde artık “özel yetkili” savcılar “kendilerine özel” cezaları bol keseden istiyorlar, herhalde “ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” gibi bir durum olacak sonunda, farklı bir hukuk yöntemi (!) olmalı bu da.. Yani mesela “ömür boyu + 22.5 yıl”ı duyunca sonunda sadece 22.5 yıl verilse “ohh” diyecek insanlar zahir..



BAŞKANLIĞI SIRASINDA NEDEN SES ÇIKMADI?



Şimdi, “1000 yıl hapis istendi” deseler de artık kimse şaşırmaz, “darbe yapacaktı, iddialar böyle” dendiği anda istendiği kadar uçuluyor, “kazığa oturtmak isteyen” ve buna hukuk diyen profesör bile çıktı malumunuz, o bir tarafa.. İnsanı asıl şaşırtan İlker Başbuğ’a atfedilen hüner.. Yıllarca Hükümet’le yan yana çalışan, sık sık birlikte toplantılara katılan ve gayet iyi anlaşıyor görünen, bu süre zarfında en fazla üzerine gelindiği dönemlerde bile “Ordu olarak her zaman demokrasiye bağlı kalacaklarını ve ağzından asla hukuk ve demokrasi sınırları dışında bir söz çıkmayacağını” defalarca tekrarlayan ve o süre içinde hiç kimse tarafından “darbe girişimi veya terör örgütü lideri” gibi bir suçlamayla da karşılaşmayan bir Genelkurmay başkanı bu kadar işi gizlice nasıl başarmış?



Kimse fark etmeden “silah ve cebir kullanarak darbeye teşebbüs” ve “terör örgütü liderliği” nasıl olmuş?



Birçok kişinin sorduğu gibi eğer o “terör örgütü lideri”yse onun döneminde asker olanlara da “terörist” mi denecek?



Tabii ki sonuçta neler olacağını, hangi “kesin deliller”le bu cezaları isteyeceklerini bilmiyoruz ama artık “yargı” ve “hukuk” sözcüklerini duyunca “soru işaretleri” de birlikte geliyor, insanın aklı duruyor olanlara!





Tüm Yazıları


Haber yorumları - Yorum Yaz
Bu habere henüz yorum yapılmamıştır... [ ilk yorumu sen yap! ]


Okur yorumları, kişilerin kendi görüşleridir. Nar Haber sorumlu değildir.